
Geçtiğimiz haftayı düşüşle tamamlayan imkb’de düşüler önümüzdeki haftalardada devam edecekmi ? ..
Zaman gazetesi ekonomi köşe yazarı olan Selim Işıklar’ın yazısı üstteki soruya yanıtı veriyor..Selim Işıklar’ın yazısı sizlerle ;
İstanbul Menkul Kıymetler Borsası’nda (İMKB) aralık ayında 45 bin puan seviyelerinde başlayan yükseliş hareketi klasik bir şubat sendromu ile sona erdi.
Aslında yükseliş trendinin sona erdiğinin sinyalleri 56 bin puanın aşılamadığı ve banka hisselerinin 2007 zirve fiyatlarına ulaştığı sırada aşağı yukarı belli olmuştu. Teknik göstergeler, satış sinyali vermiş beklentilerin önemli bir bölümünün gerçekleşmesi satış fırsatı olarak kullanılmaya başlanmıştı. Devamını Oku
M. ALİ YILDIRIMTÜRK – a.yildirimturk@zaman.com.tr
Hafta süresince para piyasalarında gözler merkez bankalarındaydı. Başta Japonya Merkez Bankası olmak üzere Amerikan Merkez Bankası (FED) ve birkaç tane gelişmekte olan ülke merkez bankası para politikasını ve faiz oranlarını görüşmek üzere toplandı.
Bizim Merkez Bankamız da bu yılın son ‘Para Kurulu’ toplantısını perşembe günü yaptı.
FED’in, halen yüzde 0,25 olarak uyguladığı kısa vadeli faizleri değiştirmesi beklenmiyordu. Ancak, toplantı sonrasında yapılacak açıklamalar ABD ekonomisinin ve dolar paritesinin yönü açısından oldukça önemliydi. Nitekim, FED beklenildiği gibi faiz oranlarını değiştirmedi. Toplantı sonrasında da geçmişe göre daha iyimser mesajlar verdi. FED Başkanı Ben Bernanke yaptığı açıklamada; hem işsizlikte hem de ekonomik gelişmelerde yavaş da olsa bir iyileşmenin olduğunu belirtirken, yine hafta içinde açıklanan enflasyon oranlarıyla ilgili bir endişe taşınmadığını vurguladı. Açıklamanın diğer detaylarında da hane halkı tüketiminde bir canlanma ve işgücü piyasasındaki bozulmanın hız kestiğinin altı çizildi. Para piyasalarındaki düzelmeler büyümeyi desteklemesi yanında, sabit sermaye yatırımları ve işgücü talebiyle ilgili sıkıntıların sürdüğünü belirtti. Ayrıca, gelecek yıl şubat ayında sona erecek olan “Acil likidite programı”na uygun olarak finansal krizin şiddetlendiği dönemde piyasalara sürdüğü yüklü miktardaki parayı değişik enstrümanlarla sistemden çekileceğini ifade eden açıklamalarda bulundu. Bernanke ancak konut finansmanı ve KOBİ (küçük ve orta boy işletme) kredisi kullanan işletmelere 30 Haziran’a kadar destek vermeyi ve iyileşmenin sürdürülebilir hale geldiği görülene kadar desteğin sürdürüleceğini açıkladı. FED’den yapılan iyimser açıklamalar dolara destek oldu.
Aslında doların güçlenme eğilimine girmesi Çin Para Otoritesi’nin ‘Biz halen doları rezerv para birimi olarak kabul ediyoruz.’ açıklamasıyla başladı. Ardından, hafta içinde Avrupa Birliği (AB) üyesi Yunanistan’ın ekonomik dar boğaza girmesiyle kredi derecelendirme kuruluşlarının kredi notunu düşürmesi, İspanya’nın da izlemeye almasıyla oluşan ülke bazlı tedirginlik, Euro’yu sıkıntıya soktu. Portekiz, İrlanda ve hatta İtalya’nın global finansal krizin etkisinden çıkamayacakları söylentileri, Euro’nun dolar karşısında gerilemesindeki diğer bir etki oldu. Daha iki ay önce Euro/dolar paritesinin 1,55′ler seviyesine ve hattâ daha önceki zirvesi olan 1,60′lara tırmanacağı yorumunu yapanlar da yanıldı. Amerika’nın son aylarda olumlu gerçekleşen ekonomik verileri, Euro’nun gerilemesi ve FED’in söz konusu toplantısı sonrası yapılan iyimser açıklamalardan destek alan dolar paritesinde, artık yön yukarıya döndü. Nitekim, perşembe günü Euro/dolar paritesi teknik destek seviyelerini hızla kırarak üç ay önceki seviyesi olan 1,4310′a geriledi. Teknik olarak Euro/doların kısa 1,41′lerdeki kısa vadeli desteği yakın zamanda test edebilir.
Kasım 2008′den itibaren başlayarak faizleri yüzde 16,75′ten yüzde 6,5′e çeken T.C. Merkez Bankası Para Politikası Kurulu, perşembe günkü, 2009 yılı son toplantısında borçlanma faiz oranını yüzde 6,50 seviyesinde bıraktı. Toplantı sonrasında yapılan açıklamada; temel enflasyonda olumlu seyrin süreceği belirtildi.
Türkiye’de bankacılık sektörünün güçlü olması nedeniyle son aylarda yabancıların, yatırımlarını Türkiye’ye kaydıracağı yönünde işaretler var. İhracat ve turizm gelirlerinin 2010 yılında artması öngörülüyor. Bunların gerçekleşmesi halinde döviz girdisinde de artış olacaktır. Dolayısıyla dolar diğer para birimleri karşısında yükselse de, TL karşısındaki artışı daha sınırlı olacak ve döviz fiyatlarında istikrarlı seyir 2010′da devam edecektir. Kaynak : Zaman
ÜYE OLMAK İÇİN TIKLAYINIZ
FUNDA ÖZKAN – funda.ozkan@radikal.com.tr
P&G intihar etmeyen kurumlardan biri
Kopenhag’ta hangi ülke daha masum diye tartışmanın anlamı yok, sonuçta 192 ülke elbirliğiyle çevre intiharına yol açıyor.
Düştüğümüz açmaz belli, kalkınma politikalarını sürdürecek miyiz, çevreyi mi koruyacağız?
Oysa ara yol çok daha keyifli: Yeşil kalkınma.
Devletler, düşük karbonlu ekonomi modeline geçişte öncü rol oynamalı. Düşük karbonlu kalkınma plan ve stratejilerini hayata geçirmeli.
Maalesef ki kimsenin işine gelmiyor.
Türkiye’de de iş dünyasının kimi temsilcileri bakın ne diyor:
“Tabii ki gelecek kuşaklara dünyayı temiz bırakalım. Ama biz daha gelişmedik ki.”
Niye?
Çevre Bakanlığı, Kopenhag öncesi Türkiye’nin, 2020 yılına kadar karbon gazı salınımını 1990 seviyesinin yüzde 11 altına düşürebileceğini öngörmüştü.
1990 seviyesi demek, son 10 yılın kalkınmasının göz ardı edilmesi demek.
Dünyayı kirleten sera gazı salınımının düşürülmesine ‘evet’ diyenler de 1990 yılı kalkınma sınırına karşı çıkıyorlar.
P&G’nin Türkiye’nin yanı sıra İsrail, Kafkasya ve Orta Asya’dan sorumlu Yönetim Kurulu Başkanı Saffet Karpat ile geçenlerde sohbetimizde ısrarla ‘yeşil’ hedeflerine vurgu yapıyordu.
Maalesef ki Kopenhag’daki iklim zirvesi gibi iş dünyasından yeşil hedeflerini ortaya koyanlar da medyada ilgi çekmiyor.
Kopenhag’ta geleceğimiz oylanıyor, bizim iç kavgalarımızdan dolayı basında doğru düzgün yer almıyor.
Devletler dünyanın geleceği için pazarlık yapa dursun, P&G çok net hedefleri ortaya koyuyor.
Saffet Karpat, P&G’nin hedeflerini ‘sürdürülebilir kalkınma vizyonu’ olarak tanımlıyor.
P&G’nin 2012 Global Sürdürülebilir Kalkınma hedefleri şöyle:
- Çevresel profili iyileştirilmiş sürdürülebilir yenilikçi ürünlerin geliştirilmesi ve kümülatif satışlarının en az 50 milyar dolara ulaşmasının sağlanması.
- Tesislerde karbondioksit, enerji, su ve bertaraf edilen atık miktarında ilave yüzde 20’lik düşüş sağlanarak, on yıllık süre içerisinde toplamda yüzde 50’lik düşüş.
Bu arada P&G Türkiye’nin ilk defa yayınladığı Yerel Sürdürülebilir Kalkınma Özet Raporu ile çalışmalarında sağlanan iyileştirmelere de değindi, Saffet Karpat.
2007-2009 yılları arasında yüzde 15 enerji, yüzde 12 oranında da su tasarrufu sağlandığını, atık çıkışının yüzde 30 oranında azaltıldığını, sera gazı emisyonlarının yüzde 25’e düşürüldüğünü belirtti.
Çevrecilik de ‘kültür’ istiyor
Sanayi tesislerinin bugünden yarına, dünyanın geleceği ile ilgili tasalanıp, harekete geçmesi kolay değil. Öncelikle üretimde olduğu gibi çevre duyarlığında da bir geçmişi, kültürü olması gerekiyor.
Sürdürülebilir, kalkınma ve vizyon kavramlarının üçünü bir arada hayata geçirmek kolay değil.
172 yıllık P&G’nin tarihi imrendiriyor.
1970 yılında ilk çevre raporunu yayınladı.
1977 yılında evrensel insan ve işçi haklarını temel alarak işyerinde fırsat eşitliği, çocuk işgücü yasağı ve eğitim olanakları gibi konularda belirli uygulamalar getiren ‘Global Sullivan Prensipleri’ni oluşturmada öncülük etti.
1992 yılında yasal zorunlulukların çok ötesindeki ‘Çevre Kalite Politikası’nı geliştirip benimsedi.
1999 yılında Kurumsal Sürdürülebilir Kalkınma Departmanı oluşturdu.
Yine 1999 yılından beri kurucularından olduğu ‘Global Raporlama Girişimi’ (GRI) yönergeleri doğrultusunda Sürdürülebilir Kalkınma Raporları yayınlıyor.
P&G, 300 markayla 180 ülkede 80 milyar dolarlık cirosuyla övünürken, bir devlet anlayışıyla sürdürülebilir büyümenin de önemini kavrıyor.
Ön yıkama biterse, su tasarrufu büyük olacak
Türk tüketicisi pek de talep etmedi ama biliyorsunuz deterjan üreticileri, konsantre (yoğunlaştırılmış) deterjanları pazara çıkardı. Üstüne üstlük büyük bir riski de barındırıyordu. Tüketici doğru anlamazsa, daha az tüketmek yerine aynı düzeyde dolu dolu deterjan kullanmaya devam ederse, daha pahalıya aldıkları yeni deterjan için üreticilere tepki oluşacaktı.
P&G’nin Türkiye, İsrail, Kafkasya ve Orta Asya’dan sorumlu Yönetim Kurulu Başkanı Saffet Karpat “Deterjanlar kilogram olarak yüzde 30 küçüldü, paketleme malzemesinde tasarruf sağladık. Dahası nakliyede dolayısıyla akaryakıt tüketiminde düşüş oldu” diyor.
Yeni nesil deterjanlarla, çamaşır makinesinde ‘kaynar suyla’ da yıkamak gerekmiyor. Bu elektrik tasarrufunu da sağlıyor.
Nitekim kamuoyu araştırmasına göre, Türkiye’de çamaşırlarını ön yıkamada yıkayan hane oranı yüzde 57’ymiş.
Ön yıkama yapılmazsa, hane başına 37 bin litre su tasarrufu sağlanabiliyor.
Her ne kadar Türkler, Avrupa ile karşılaştırıldığında az tıraş olsa da (önceki günkü haberimizde yer almıştı) Saffet Karpat, Braun marka ürünlerde geliştirdikleri ‘akıllı fişler’ sayesinde standart makinelere göre yüzde 64 daha az enerji tüketimini sağladıklarını, dolayısıyla yılda 5 bin 583 ton karbondioksit emisyonunun önüne geçtiklerini de vurguluyor.
Bu rakamın anlamı mı? Her yıl 1073 otomobilin çevreye etkisinin ortadan kaldırılması, 6,18 kilometrekare alanın ağaçlandırılması, 5 bin 861 evin aydınlatılması demek. Kaynak : Radikal

Aydın Ayaydın- aayaydin@gazetevatan.com
Son iki yıldır global krizin etkisiyle zengini de fakiri de perişan. Fabrikalar bir bir kapanıyor, her gün yüzlerce, hatta binlerce yeni insanımız işini kaybediyor. Ekonomi batmadı, ancak irtifa kaybetti. Tam iyiye gidiş, toparlanma başlıyor derken bu kez siyaset karıştı.
Siyasi istikrar olmadan ekonomide istikrar sağlanır mı derseniz, korkarım ki cevabım ‘hayır’ olur.
Bu değerlendirmeyi yaparken çok uzağa değil, sadece son on güne bakalım.
- TBMM’de 2010 yılı bütçe görüşmeleri yapıldı. Hükümetin 2010 yılında öngördüğü gelir ve giderler ile bunların bakanlıklara dağılımı görüşüldü. Peki TBMM de geçen hafta yapılan bütçe görüşmelerinde bakanlıkların bütçeleri ile gelir ve giderler mi konuşuldu?
Ne yazık ki hayır. TBMM bütçe görüşmelerinde, bütçe yerine kayıkçı kavgası vardı. Hiçbir lider gerçek manada bütçe üzerine odaklanarak konuşmadı. Birbirlerini eleştirdiler. Hükümet, muhalefetin eleştirileri karşısında alışkın olmadığımız biçimde ortalığı geren konuşmalar yaptı, siyaset gerildi.
- TBMM’de grubu bulunan DTP’nin Anayasa Mahkemesi’nde görüşülmekte olan kapatma davası sonuçlandı. Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç, “DTP terör odağı haline gelmiş” diyerek oybirliği ile alınan partiyi kapatma ve Genel Başkan Ahmet Türk ile Diyarbakır Milletvekili Aysel Tuğluk’un milletvekilliğini sona erdiren, 5 yıl süre ile yasaklama getiren kararı açıkladı. Ahmet Türk ile Aysel Tuğluk DTP’nin en ılımlı isimlerindendi. Demek ki ılımlı olmak yerine bu iki milletvekili de daha sert söylemlerde bulunsaydı onlara da yasaklama gelmeyecekti.
Anayasa Mahkemesi’nin kararı ne olursa olsun, saygı duymak lazım. Ancak çifte standartlı karar ister istemez Anayasa Mahkemesi’ni eleştirilerin merkezine oturtuyor. Anayasa Mahkemesi AK Parti için oy birliği ile diyor ki “… odağı olmuş” fakat kapatılmıyor. Aynı mahkeme DTP için oybirliği ile “… odağı olmuş” diyor ve parti kapatılıyor, iki milletvekilinin de milletvekilliği düşürülüyor. Madem odak olma kararına rağmen parti kapatılmayabiliyor, bir diğer parti aynı gerekçe ile neden kapatılıyor?
Başka ülkelerde de anayasa mahkemeleri benzer kararlar alır. Ancak o mahkemelerin başkanları sadece kararlarını açıklar, yorum yapmaz, akıl vermez. Bizim Anayasa Mahkemesi Başkanı ise büyük bir zevkle onlarca kameranın karşısına geçer, uzun uzun kararı açıklar, siyasi yorumlar yapar, siyasilerimize ve halkımıza akıl verir. Böyle bir uygulama da sadece bizde olur.
***
- Kapatılan DTP’nin milletvekilleri, bu kararı protesto etmek amacıyla, milletvekilliklerinden istifa edeceklerini açıkladı. Şimdi istifaları TBMM Genel Kurulu’nda kabul edilir mi edilmez mi, bu tartışılıyor.
- Yurdun her tarafında sokak çatışmaları başladı. Olayla ilgisi olmayanlar öldürülüyor. Dükkânlar ateşe veriliyor. İnsanların can ve mal güvenliği tehlikede.
- Bursa’da maden ocağı yasalara uygun olmayan şekilde işletiliyor. Gerekli tedbir alınmadığı için patlama oluyor ve ekmek parasına çalışan 19 işçi ölüyor. Sonra o maden ocağı kapatılıyor. Peki o ocak neden işçiler ölmeden kapatılmadı? Denetlemekle görevli olanlar neredeydi, onlar hesap vermeyecek mi?
- Günlerdir Tekel işçileri sokakta. Dün de sokakta polisle karşı karşıya geldiler. Gittikçe ortam geriliyor. İnsanlar bu manzaralar karşısında gelecekleriyle ilgili kuşkular duymaya, moraller bozulmaya başladı.
Bunun kime faydası var derseniz; maalesef Türkiye’nin huzur içinde yaşamasını istemeyen çevrelerin iştahını kabartıyor bu manzara.
Söyleyeceğim tek şey var. Bu ülke hepimizin. İktidarı ile, muhalefeti ile tüm ülkenin birlik ve beraberlik içinde olması gereken bir dönemi yaşıyoruz diye düşünüyorum. Kaynak : Gazete Vatan
Diğer yazarların yazılarını görmek için üye olunuz..
Üye olmak için tıklayınız
Bu sözlerin sahibi Prof. Dr. Mümtazer Türköne. Kendisi Akp İstanbul Milletvekili Özlem Türköne’nin eski eşi,Zaman gazetesi köşe yazarı,Tansu Çiller’in eski danışmanı,78′lerin ülkücüsü,kemalizmin 1930′lardaki italyan faşizminin ilkeleri ile örtüştüğünü söyleyen deyim yerindeyse tam bir fırıldak. Peki ne oldu da bu 78′lerin entel ülkücüsü bir anda teröristbaşının serbest bırakılmasını ister oldu. Biliyorsunuz ki son dönemde demokratik açılım adı altında ülkenin gündemine yerleştirilen terör çığırtkanlığı tabiki yandaş medyayıda harekete geçirmek zorunda bıraktı.
Yandaş medya diyince tabiki akla gelen ilk gazete Zaman. Bu gazete ne kadar “Yaftalamayın” reklamıda yapsa, TMSF’nin elinde bulunduğu sırada Star gazetesine transfer olan eski Zaman yazarı Mustafa Karaalioğlu sayesinde bu reklamların bir anlamı kalmamıştır. Türköne’nin formülü bir hayli ilginç. “Osmanlı gibi büyük düşünülmesini öneriyorum. Yani Apo’ya paşa rütbesi verilebilir. Osmanlı mantığıyla yaklaşırsanız, Bodrum Türkbükü’ne gönderilmesini öneriyorum”.Bir Profesörün bunu söylemesi bir hayli ilginç. Adı sanı duyulmamış bir Profesörün YÖK başkanı olduğu bu dönemde, ülkeyi bölen açıklamalarda bulunan insanların Profesör, Aydın ünvanı alması çokta şaşılacak bir olay değil.
Tabi bugün Tokat’ta yaşananlar aslında açılımın ne kadar da anlamsız bir çaba olduğunu hepimize gösterdi. Jandarma ekiplerine kurulan pusuda 7 asker şehir düştü, 3 asker ise yaralandı. İktidarın kafasında ne var anlamak mümkün değil lakin eğer siz bir sorunu çözmek için birşeyler yaptığınızı söylüyorsanız fakat bu konuda hiçbir gelişme olmuyor hatta aksine durum daha da vahimleşiyor, Diyarbakır’da,Hakkari’de bir sürü insan sokaklarda Apo ve Pkk yandaşı olduğunu açık açık sokaklarda bağırıyor ise, Devletin polisi olayları yatıştıramıyor sokakta kanunlar değil,belirli bir etnik kesimin ritüelleri geçerli oluyorsa insanlara çözüm adı altında sunduğunuz bu açılım hiçbir işe yaramamış demektir.
Bu arada Başbakan Recep Tayyip Erdoğan Amerika’ya Barack Obama ile görüşmeye gitti. Görüşmenin birçok kritik başlık içermesine rağmen, asıl konu tabiki Abd’nin bizden Afganistan’a biraz daha asker istemesi. Tabi Abd Başbakan’a ne diyecekte ikna etmeye çalışacak orasını bilmiyoruz fakat Türkiye’nin ismi daha çok bu tarz haberlerde geçer bunu tahmin etmek çok zor değil…..
Saygılarımla
Ali Orkun
İki yıl önce bankadaki hesabında 1 TL olan bir vatandaş herhangi bir işlem yapmasa dahi cebinden 150 liranın üzerinde para ödeyebiliyor.
Zaman’dan Ercan Baysal’ın haberine göre Ağustos 2007′de hesabını kapatan bir çalışana 2,5 yıl sonra 168,8 lira fatura gönderildi. Bu yönde çok sayıda şikâyet aldıklarını belirten Tüketiciler Birliği Başkanı Nazım Kaya, “Yapılan bir suçtur. Kesinlikle çıkarılan faturayı ödemeyin.” uyarısında bulundu.
İş değişikliği sebebiyle bankadaki hesabını kapatmak için başvuruda bulunduğunu aktaran F.A., başından geçenleri şu sözlerle özetliyor: “45 lira borcum olduğunu söylediler. Ben de gidip yatırdım ve bana hesabımı kapattıklarını ilettiler. Aradan iki yıl beş ay geçti ve bana 168,8 TL borcum olduğunu aktardılar. Bankaya gittiğimde ise hesabımı kapatmamı istememe rağmen 1 TL borcum kaldığını öğrendim. Kalan miktarı iki yıldır bana söyleyemeyen banka borç miktarı artınca beni aradı. Oysa telefon numaram iki yıldır aynı.”
Son günlerde bu yönde çok sayıda şikâyet aldıklarını belirten Tüketiciler Birliği Başkanı Nazım Kaya ise vatandaşı hesabını kapatırken 1 kuruş dahi kalıp kalmadığına dikkat etmesi yönünde uyarıyor. Bankaların bu tutumunun yanlış olduğuna dikkat çeken Kaya, “Yapılan bir suçtur. Kesinlikle çıkarılan faturayı ödemeyin.” uyarısında bulunuyor. Yıllık hesap işletim ücretinde bankalar farklı tarife uyguluyor. Ortalama rakam ise 40-50 TL civarında değişiyor. On yıla kadar çalıştırılmayan hesaplar Merkez Bankası’na devrediliyor. Eylül 2008′den itibaren reel sektöre kredi musluklarını kısan bankalar son dönemde rotayı bireysel kredilere çevirdi. Tüketiciler Birliği Başkanı Kaya’nın verdiği bilgilere göre bankalar kredi aidatından 1,2 milyar lira, hesap işletim ücretinden 1,5 milyar TL kâr elde etti.
Hesap işletim ücretinin üç, altı ay veya bir yıllık periyotlarda alındığını dile getiren Tüketiciler Birliği Başkanı Kaya, son iki yıldır bankaların bu kalemi yeni gelir kapısı olarak gördüğüne dikkat çekiyor. Bir kuruşluk hesap için iki yıl içerisinde 100 TL’ye kadar borç çıkarılabildiği uyarısında bulunuyor. Yapılanların vatandaşı zor durumda bıraktığını dile getiren Kaya, “Tüketiciye bilgi verilmeden sözleşmeye konulsa dahi para alınamaz. Bu parayı almak suçtur. Tüketici bu bedeli ödemek zorunda değil. Bankaya gidip itirazda bulunmalı.” tavsiyesini yapıyor.
|
|
Küçük hatırlatma : Ekonomi Bulvarına üye
olarak daha fazla içeriği ulaşabilirsiniz.Üye olmak için tıklayınız